Cengiz Turhan ile geçen ay İDA üzerine bir söyleşi yapmıştık, bu sefer konumuz Grup 7 İletişim Danışmanlığı oldu.
F. Paksoy : GRUP 7’nin diğer iletişim ajanslarından farkları nelerdir; Şirketler, İletişim Ajansı olarak neden GRUP 7’yi tercih etmeli?
C. Turhan: Müşterilerimiz GRUP 7 ile çalıştıkları vakit iki önemli unsuru bir arada bulabiliyorlar. Bunlardan biri stratejik bakış açımızın diğeri ise bu stratejileri uygulama kapasitemizin çok güçlü ve yüksek olmasıdır. Bu, bizim dillendirdiğimiz bir şey değil müşterilerimizin bize söylediği bir gerçek.
İletişim disiplinleri içerisinde en uzun vadeli düşünen disiplin halkla ilişkilerdir. Halkla İlişkiler ancak dönemsel yapılar içerisinde süreklilik, kararlılık ile uygulandığı zaman sonuç verecek bir faaliyetdir. Halkla İlişkilerin bu yapısı stratejik düşünceyi önemli kılar. Öte yandan, iletişim danışmanlığı fonksiyonu, bizi, biz müşterilerimize stratejiler önerirken geniş perspektifli bir iletişim penceresinden bakmaya da zorlar. Müşteri de aynı bakış açısını yakalamışsa, sizin ortaya koyduğunuz uzun vadeli stratejiyi başka iletişim disiplinlerine de uygulama anlayışı ile hareket eder.
Bizim ikinci farklılığımız, portföyümüzdeki müşterilerimizin uzun dönemli müşteriler oldukları gerçeğidir. Biz iki takımı entegre edebilme gücüne sahip olduğumuza inanıyoruz. Yani, müşterilerimizle sanki in-house bir takımmışız gibi çalışabiliyoruz. Müşterilerimiz kendileri buna açıksa, karşılarında böyle çalışmaya alışmış bir ekip bulablliyorlar ve bizi takımlarının bir parçası olarak görmeye başlıyorlar, bu da ilişkimizi uzun dönemli bir ilişki haline dönüşüyor. Tabii bu biraz mayanın tutması işi ve her halükarda da iki taraflı bir çaba gerektiriyor.
Yaptığımız işler için konuşursak, kısa vadeli ve pırıltılı işleri de önemsemekle birlikte asıl olarak uzun dönemli istikrarlı bir stratejik bakış açısı ve uygulamayı daha çok önümüze koyuyor ve gerçekleştiriyoruz. Yani temel tercih nedenlerinden biri de budur diye düşünüyorum.
A. Yaylıoğlu : Son dönemde çok beğendiğiniz, GRUP 7’nin yaratıcı tarafını da örnekleyecek bir proje hakkında konuşmak ister misiniz?
C. Turhan : Yakın dönemden bir örnek var: Tadelle. Tadelle’nin basın tarafında beklenti yaratan bir lansman ile ortaya çıkabilmesi için GRUP 7 olarak düşündüğümüz küçük bir etkinlik vardı. Bu, müthiş beğenildi ve ilgi çekti. Biliyorsunuz, Tadelle çok eski bir lezzet, çocukluğumuzun çikolatası; fakat bir dönem piyasada yeterince varlık gösteremedi. Daha sonra marka ve fabrika el değiştirdi ve Tadelle yenilenmiş lezzetiyle yeniden pazara girmeye hazırlandı. Biz de bu yeni lansmanı simgeleyecek ve çocukluğumuzun çikolatasını hatırlatacak bir anı kutusu tasarladık. Tüm gazeteci arkadaşlarımıza, “Çocukluğumuzun Anı Kutusu”nu gönderdik ve kutuya yerleştirdiğimiz bir mektup ile de “çocukluğunuzun kutusunda eksik olan ne?” diye sorduk. Kutuların içerisine, çocukken biriktirdiğimiz türden küçük oyuncaklar, birkaç misket, eski para, gazoz kapakları, 1970’lerin kartpostalları gibi nesneler koyduk; kimine de kişiye özel unsurlar yerleştirdik. Örneğin, çocukluğunda bale yaptığını bildiğimiz bir gazeteci arkadaşımız için kutuya küçük bale pabuçları koyduk. Bu kutuyla “çocukluk anılarına dönüş” ve bu anıların parçası olan bir ürünle ilgili beklenti yaratmayı istedik. Kutu çok beğenildi. Herkes çok büyük bir merakla eksik olan parçayı ve bu projenin hangi marka ile ilişkili olduğunu öğrenmek için bizi aradı. Ser verdik, sır vermedik. Aşağı yukarı bir hafta sonra yine aynı kırmızı kadife kutuda, bu kez yenilenmiş Tadelle ürünlerini basın mensuplarına ilettik ve mektupta da “Eski Dostunuz Tadelle” imzasını kullandık. Oluşturulan bu merak ve Tadelle’nin yüksek marka değerinin yeniden hatırlatılması, kısa bir süre sonra yaptığımız basın toplantısına ilgiyi de artırdı. Tadelle hakikaten bizim yaşımızdaki insanların ve biraz daha gençlerin çok iyi bildiği bir lezzet, çocukluğumuzun çikolatası. Değerli bir marka için heyecanla yaptığımız, GRUP 7 olarak çok sevdiğimiz bir iş oldu bu.
A. Yaylıoğlu : Tadelle için yapmış olduğunuz çalışmayı reklam ajansıyla koordinasyon içinde mi yürüttünüz?
C. Turhan : Bu tamamen Grup 7 tarafından önerilmiş ve tasarlanmış, Sanset Gıda tarafından da beğenilmesi sayesinde hayata geçirilmiş bir proje idi.
A.Yaylıoğlu: Evet fikir olarak oldukça güzel ancak Tadellenin lansman kampanyasında televizyon reklamlarındaki konumlandırması ile çocukluğunuzun Kutusu’ndaki konumlandırmanın birbirinden farklı olduğunu görüyoruz. Neden böyle bir strateji izlendi, bu kimin tercihiydi? Fikrimce, tek bir konsept üzerinden gidilmesi daha uygun olurdu.
C. Turhan: Bu kararı esas olarak müşteri veriyor tabii ki… O noktada çok başka kriterler var. İletişimin farklı fonksiyonlarında aynı konsepti kullanmak doğru olabilir de, olmayabilir de. Bu, duruma ve tercihe göre değişen bir hadisedir. Öncelikle bunun ne kadar sürdürülebilir olduğuna bakıp ona göre karar vermek lazım. Bir an için basın mensupları gibi özel bir kesimin ilgisini çekecek bir şey yapabilirsiniz, ama bu kitlesel mecralarda satın alma kararına etki edecek bir konsept olmayabilir. Olabilir de… Dolayısıyla ille de tek bir konsept olacak diye bir şey yok.
F. Paksoy : Cengiz Bey, bir yazınızda şöyle diyorsunuz: “Paydaşları ile ilişki kurmayı ve onlarla ilişkisini yönetmeyi yeterince önemsememiş bir marka, kriz kapıyı çalınca kriz iletişiminden anlayan şirket peşinde koşmaya başlıyor.” Bu söylediğiniz doğrultusunda sizin kapınızı çalan bir kriz hikâyesi var mıdır, bunu bizimle paylaşır mısınız?
C.Turhan: Şimdi, bu lafı söyledikten sonra, böyle bir hikâye anlatırsam müşterim alınır.
F. Paksoy: Peki. Krizin kapınızı çalmadığı ama süreci sizin yönettiğiniz bir hikâye olsun
C.Turhan: Bilinen bir vaka olduğu için bir dönem tavuk sektöründe yaşanan hormon krizinden bahsedebiliriz.
Hatırlarsınız belki, ünlü bir futbol yorumcusu doğru olmayan bir yorumda bulunarak, televizyonda, “tavukta hormon var” diye bir açıklamada bulundu. Buradan, sektörü etkileyecek çok büyük bir kriz ortaya çıktı. Bu haberin televizyonda birkaç kere yayınlanmasından ve basına da aksetmesinden sonra tavuk satışlarında ciddi bir düşüş meydana geldi. Tavuk sektörünün önde gelen firmaları bir araya gelerek “iletişim yapmamız lazım” diye karar verip kendilerine bir iletişim şirketi aramaya başladılar ve bizle de bu şekilde buluştular. Esasen o dönemde, tavuk sektörüne baktığımız vakit, belki bir iki markanın kendi iletişim çabaları dışında, o güne kadar sektörün her hangi bir iletişim faaliyeti yürütmemiş olduğunu gördük. Bu noktada biz, kriz için bir araya gelen sektör kuruluşlarını bir “bilgi platformu” olarak şekillendirdik ve sektörü tanıtmaya yönelik çalışmalara başladık. Dediğim gibi daha önce bir iki istisna şirket dışında hiç iletişim yapmamış kendi kapasitesini, hijyen durumunu, ürünlerinin sağlıklı olduğunu hiç anlatmamış bir sektör için bu krizi o anda çözmek ve oradan bir güven yaratmak mümkün olmayan bir durumdu. Dolayısıyla bu konu çalışılırken zorlanıldı. Hiçbir gerçekliği olmadığı halde hormon meselesinde tamamen haksızlığa uğramış oldukları halde, müşterimize bu konuda yardımcı olamadık.
Ama Hormon vesilesiyle iletişim yapmaya başlamamızdan 8-10 ay gibi bir zaman sonra bu sefer de kuş gribi krizi patlak verdi. Kuş gribi krizi patladığında şunu elde etmiştik: Bir, elimizde bir iletişim platformu vardı. Sözcülerimiz vardı. Sözcülerimizi basınla tanıştırmıştık. İki, kuş gribi beklenmedik bir hadise değildi. Kuş gribi krizi öncesinde “Sağlıklı Tavuk Bilgi Platformu” çok ciddi hazırlık yapmış ve paydaşlarıyla temas kurmuştu. Resmi otorite, akademisyenler, basın, tüketiciler ve diğer unsurlarla doğrudan iletişim imkânları kullanılarak çeşitli kollardan temaslar oluşturulmuştu.
Bunların sayesinde kuş gribi patladığı vakit “Sağlıklı Tavuk Bilgi Platformu” bir referans noktası konumundaydı. Yani tavuk sektörü adına dönüp baktığınızda “siz bu konuda ne düşünüyorsunuz” diye sorulan bir otorite vardı. Dolayısıyla kuş gribinin ortaya çıkmasıyla birlikte hemen basın toplantısı ve iletişim çalışmaları yaparak bu konuyla ilgili görüşlerimizi, objektif bilgileri kamuoyu ile paylaşmaya başladık. Bunu ilk 3 -5 günlük zaman dilimi içerisinde kamuoyuna doğru bir şekilde anlatıp onları buna inandırabilmemiz, hormon krizi sonrasındaki 8-10 aylık ilk bakışta sonuç vermiyor gibi gözüken dönemde iletişim yapmamız sayesindedir. Bu platform kendini kabul ettirdiği ve böyle bir inandırıcılık kazandığı için bu oldu.
İkinci kuş gribi krizi olduğunda sağlıklı tavuk bilgi platformunun gücü ve inandırıcılığına Uğur Dündar’ın inandırıcılığı ve güvenilirliği de eklenmişti.
Hormon krizi döneminde kamuoyu araştırması yaptırmıştık çıkan sonuç insanların inandığı, güvendiği bir numaralı isim olarak Uğur Dündar’ı gösteriyordu. İkinci kuş gribi patlak verdiğinde, satışlar sıfıra düştü. Gerçek sıfır. Platform adına Uğur Dündar’a gittik. Uğur Dündar tamamen gönüllü olarak bu işe katıldı. “Bir sektör kuş gribiyle ilgili yanlış algılama yüzünden ölüyor” diye düşündüğü ve gıda sektörü onun yıllarını verdiği bir alan olduğu için, katılmaya ikna oldu. Ama bizzat kendi gidip tesisleri denetlemek şartıyla… Orada hijyenik üretim olduğuna önce kendi ikna oldu daha sonra da kendi ekibiyle TV’lerde oynayan bilgi spotlarını çekti. Bir haber programı yapar gibi Türkiye’de entegre tavuk üretiminin güvenilir olduğunu kamuoyuna anlattı.
Dolayısıyla Uğur Dündar ile yapılan televizyon kampanyaları bir reklam çalışması değildi. Haber veya belgesel tadında bir bilgilendirme çalışmasıydı. Sadece kimse bedava yayınlamayacağı için mecra satın alınması mecburiyeti vardı ve reklam kuşaklarında bu yayınlatıldı. 
Daha sonra bağımsız bir kuruluşun bizim talebimiz olmadan yaptığı bir araştırmaya göre bu filmlerin %80-85 gibi bir oranda inanılırlık taşıdığı ve beğenildiği görüldü. Üç hafta bir ay kadar bir süre içerisinde satışlar sıfırdan elliye çıktı. Bu da ikinci kuş gribi öncesindeki seviyeydi. Ondan sonra satışlar daha yavaş bir ivmeyle biraz daha yükseldi.
Dolayısıyla bizim elimizde önceden yapılmış iletişim çalışmaları vardı ve bunlar bize diğer krizde izleyeceğimiz yolda kılavuz oldu. Yani kriz kapıya geldiğinde usta bir iletişim şirketi bulalım da o, bizim işimizi çözsün zihniyetiyle hareket ettiğiniz zaman çoğunlukla sonuç alamıyorsunuz. Ama iletişiminizde belirli bir süreklilik varsa, o sürekliğin belirli bir anında krizle yüz yüze geldiğiniz vakit o sürekliliğin avantajını kullanarak nispeten daha iyi sonuç alabiliyorsunuz.
F. Paksoy: Bir taraftan platformla çalışmak kolay bir şey değil, tek bir kurumla çalışmaya benzemiyor diğer taraftan platformdakiler birbirlerine rakip şirketler. Bu yönde sıkıntılar olmadı mı, neler yaşandı orda?
C. Turhan : Bunu bir iletişim platformu olarak düşündük ve ona göre kurguladık. Sektörün topluca darbe yediği bir ortamda bireysel çıkarlar düşünülmüyor, herkes üzerine düşeni yapıyor. Böyle bir durumda dayanışma güdüsü daha fazla oluyor. Biz de iletişimciler olarak birbirine rakip olarak aynı dernekteyiz. İletişim sektörünün itibarının ciddi bir şekilde tartışıldığı bir dönemde bir araya geldik. O tartışmanın hepimize verdiği zararın büyüklüğü karşısında, biz rakibiz bu rekabet içinde bu ilişki nasıl sürdürülebilir gibi bir şey hiçbir zaman konuşmadık, düşünmedik. Bu aslında bir gelişmişlik seviyesi göstergesidir. Rekabetin kuralları belliyse açık ve şeffafsa bir yandan rekabeti sürdürürsün bir yandan da sektörel bir yapı oluşturmaya çalışırsın. Dünyanın her yerinde de bu var. Dolayısıyla burada bir sıkıntı yok. Sorunlarımızın ortak olan bölümü için birlikte çalışıyoruz. Ayrıldığımız yerde de hepimiz ayrı şirketiz, birbirimize rakibiz.
F. Paksoy: Türkiye’deki genel duruma baktığımızda “siyasal iletişimin” seçim iletişimi gibi algılandığı ve öyle de uygulandığını görüyoruz. Yaklaşan seçimlerle birlikte bizi yine çığırtkan bir seçim iletişimi bekliyor gibi görünüyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
C. Turhan: Siyasetin kendisini yirmi dört saat gerçekleştirilen bir iletişim faaliyeti olarak görüyorum. Dolayısıyla seçimden seçime iletişim yapmak diye bir şey söz konusu olamaz. Yani orada da, tıpkı kurumsal iletişimde olduğu gibi bir süreklilik gerekli.
Siyasilerimiz çağdaş iletişimin pek çok unsurundan ya bihaber ya da haberli olmasına rağmen bunları kullanmadan siyaset yapma konusunda ısrarcı bir tutumları var. Halbuki bunlara kaynak ayırmak, bu süreçleri yönetecek insan kaynaklarına sahip olmak lazım.
Bir başka sıkıntı, iletişimcinin lidere yakın olma mecburiyeti… Bu durum, parti kadrolarıyla iletişim kadroları arasında çok sık anlaşmazlık çıkmasına neden oluyor. Bir de parti içindeki küçük iktidar mücadeleleri ile uğraşmak zorunda kalıyorsunuz.
Ama bunlar da zamanla rayına oturacak diye düşünüyorum. Özellikle partilerin arasında farklar giderek yok olmaya başladı, programlar birbirlerine benziyorlar. Böyle bir ortamda iletişimcinin ne kadar önemli olduğu er-geç ortaya çıkacak.
F. Paksoy : Bu konuda beğendiğiniz bir lider ya da parti var mı?
C. Turhan : Yok. Biz bu alanda çalışmamayı tercih ediyoruz.
A. Yaylıoğlu : Tam onu soracaktım; GRUP 7’ye böyle bir teklif gelirse tavrınız ne olur?
C. Turhan : Bu alanda çalışmamayı tercih ediyoruz. Çalışmamamızın bir kısım nedenleri yukarı söylediğim şeyler arasından çıkarılabilir. Bizim ölçülerimize göre Türkiye’de iyi iletişimci olan bir lider yok. İyi hatip olmak başka şey, iyi iletişimci olmak başka şey.
Burada çok ciddi hatalardan bir tanesi siyasi iletişim deyince siyasi reklam kampanyaları akla geliyor olması. Halbuki çok ihtiyaç olan şey, onlara gelmeden önce liderin doğru konumlanmasını sağlamak ve gerek yüz yüze iletişimde gerekse medya yoluyla iletişimde mesajların gerektiği gibi verilebilmesini ve doğru yerlere ulaşmasını temin etmektir. Yani, Obama kampanyasına baktığınız zaman kampanyanın ana unsuru aslında halkla ilişkilerdir. Yani bu kampanyayı reklam ve grafik sadece destekler. Zaten ABD’de birçok başarılı kampanyanın temelinde halkla ilişkiler metotları ve nosyonları yatar. Siyasi iletişimin de aslının bu olduğunun kavranması lazım.
A. Yaylıoğlu : Siyasi iletişime girmek bir iletişim danışmanlık firmasının algısını değiştirir mi, olumsuz etkiler mi?
C. Turhan : Hayır aslında… Burada bir risk varsa bu, her iş için geçerlidir… İşi nasıl yaptığınıza bağlı olan bir durumdur. Yani, herhangi bir şirketle olan ilişkilerinizde de sınırlarınızı iyi çizmezseniz bu durum, olumsuz sonuçlar doğurabilecek bir ilişki haline dönüşebilir. Siyasi partide de bu böyledir.
F. Paksoy : Biliyorum ki, GRUP 7 olarak Kurumsal Sosyal Sorumluluk İletişimi yapıyor, bu konuda çalışıyor, projeler geliştiriyorsunuz. Uygulamasını da siz mi yapıyorsunuz?
C. Turhan : Çok nadir. Yani belirli bir dönemde başladığımız bazı şeyler var. KSS’nin uygulanması çoğu zaman bizim bu işte ortağımız diye söyleyeceğimiz sivil toplum kuruluşu ya da ona benzer yapılar ile ancak olursa olur. Örnek vermek gerekirse bizim Türkiye Bankalar Birliği ile birlikte yaptığımız, beş yılı aşkın bir süredir devam ettirdiğimiz “Çok Yaşa Bebek” kampanyamız var. Bu kampanyada Türkiye’nin çocuk acil servislerinin araç gereç ve eğitim ihtiyacını karşılıyoruz. Çocuk acil servis araçları dediğimiz zaman özellikle yeni doğanlar, bebeklik dönemindekiler için sarılığa karşı kullanılan fototerapi, yeni doğan ünitesindeki ekipmanlar, kuvöz gibi bir dizi şeyi kapsıyor. Bu noktada, biz projeyi hazırlarken bazı riskler saptadık. Birincisi, böyle bir fikir var ama biz bu malzemeyi kime dağıtacağız? Bunun tespitini bağımsız bir kuruluşun yapması gerekir. Tıbbi malzeme Türkiye’de fazlasıyla spekülasyona müsait bir konudur. Dolayısıyla bu iş için Çocuk Acil ve Yoğun Bakım Derneği ile işbirliği yaptık.
F. Paksoy: Sağlık Bakanlığı da devrede değil mi?
C.Turhan: Hayır. Bakanlık sadece bilgi sahibi. Çocuk Acil ve Yoğun Bakım Derneği bir ekip kurdu. Onlar ihtiyaçları ve böyle bir ünite bir yere bağışlandığında onu kullanabilecek personel var mı diye tespitlerde bulunuyorlar. Her yıl belli bağışlar yapılıyor, sonra o personel dernek tarafından eğitiliyor. Biz burada, Türkiye Bankalar Birliği adına bütün bu süreçleri gözleyen, denetleyen, kolaylaştıran bir pozisyonda yer alıyoruz. Ama neticede biz, bir noktadan itibaren esas olarak iletişimci olarak fonksiyonumuzu yerine getiriyoruz. Yani projeyi yaptık, fikir sahibi olduğumuz ilk bağlantıları kurup realizasyonunu gerçekleştirdiğimiz için belli bir sorumluluk da aldık. O sorumluluğun gereğini devam ettiriyoruz. Ama başka örneklerde çok bambaşka kompozisyonlar içerisinde çalışmalar yaptığımız durumlar da oluyor.
F. Paksoy : KSS’nin iletişiminde nasıl bir strateji izliyorsunuz? Çünkü bu, hem çok bıçak sırtı hem de eleştirilen bir konu. Bu konuda nasıl bir yol izliyorsunuz?
C. Turhan: Biz KSS’ye sosyal sorumluluk olarak bakıyoruz, bir pazarlama aracı olarak görmüyoruz. Bir “sosyal pazarlamadan” bunu her zaman ayırıyoruz. Bizim için KSS’nin satışla ilişkilendirilmesi müşterilerimize tavsiye etmediğimiz şeylerden bir tanesi. Pazarlamanın bir aracı olarak kullanılmasını değil, kurumsal itibarın bir aracı olarak kullanılmasını kabul edebiliriz.
F. Paksoy : Kurumsal sosyal sorumlulukta sorunun çözümüne yönelik iletişim yapılması gerekiyor ve bu bizde maalesef pek fazla yapılmıyor. Daha çok kurumu öne çıkaran iletişimleri daha çok duyuyoruz. Oysa o sorunun nerden başladığının, sorunun kaynağını, ona nasıl katılım sağlanabilir, nasıl genişletilebilir, nasıl toplumsal bir farkındalığa dönüştürülebilir taraflarını bir çok projede göremiyoruz. Az sayıda projenin bu başarıya ulaşmış olduğunu görüyoruz. Sizin de müşterilerinize bu yönde önerileriniz oluyor mu, Türkiye Bankalar Birliği’ne yapmış olduğunuz “Çok Yaşa Bebek” projesi üzerinden konuşursak, bu konuda nasıl bir strateji geliştiriyorsunuz?
C. Turhan: Tabi bu projede, bunun en önemli iletişim ayağı çocuk acil servisine başvuruların azalmasını sağlamak… Baktığınızda doğumun dışında da o servisin bir trafiği var. Bu trafiğin kaynağı ise ev kazalarıdır. Dolayısıyla bu çalışmanın içerisinde temel iletişim ayaklarımızdan bir tanesi ev kazalarının azaltılmasına yönelik bir iletişim kampanyasıdır. Herhangi bir kente bir bağışta bulunulduğu zaman iki şeyin üzerinde duruyoruz. Çocuk, acil servise gelirse en iyi donanımla karşılaşsın diğer yandan da çocuk buraya gelmesin. “Çocuk buraya gelmesin”in iletişimini yapmaya çalışıyoruz. O kentte, birlikte çalıştığımız dernek vasıtasıyla kitapçıklar dağıtıyor, seminerler veriyor, anneler için özel günler düzenleyerek evde görünmez kazaların nasıl ortaya çıktığını ve onları nasıl önleyebileceğimizi anlatıyoruz. İletişim dediğimiz zaman bu, sadece sizin gazetede gördüğünüz şeyden ibaret değildir. Asıl olarak yüz yüze iletişim gerçekleştiriyoruz. Bu, hem etkili hem de doğrudan, çünkü benim bu iletişimi yapmam gereken insanların pek çoğu gazeteleri zaten okumuyorlar. Dolayısıyla onlara ancak doğrudan erişebiliyoruz. Onların kulaktan kulağa yayabilmesini umut ederek gidiyoruz. Küçük şeyler bunlar ama ısrarla yaparsanız, arka arkaya yaparsanız planlı yaparsanız haritaya kendinizi yayabilirseniz o zaman belirli bir dönemin sonunda bir birikim elde edebiliyorsunuz. Bu işler sabırla olur zaten, başka türlü olmaz. Bankalar Birliği bu bakımdan bizim çok şanslı olduğumuz bir müşteridir. Bunun uzun vadede oluşacağını daha en baştan kavradılar. Bu bakımdan projenin birkaç yıl iletişimini dahi yapmadık, yapamadık. Biz de biliyorduk ki, bunun belli bir birikime ulaşması lazım. Bu birikime ulaştıktan sonra yavaş yavaş Bankalar Birliği’nin kurumsal olarak bunu desteklediğinin duyulmasını sağlayacak bir iletişime de giriştik. Ama dediğim gibi asıl efor bu tarafta, insanlara bunu anlatmada.
A. Yaylıoğlu: GRUP 7’nin Kurumsal Sosyal Sorumluluk projeleri var mı?
C. Turhan: Var, bunlar pek söylenmez ama… Biz burada 40 kişi çalışıyoruz, 20 tane kız okutuyoruz. Epey uzun zamandır bu sürüyor. Böyle sessiz bir çalışmamız var. Bunun bütçesini de çalışan sayısına oranladığınızda oldukça yüksek bir rakam çıkar.
A. Yaylıoğlu: G7 takvimi efsanesi vardı. Baktığımızda “G7 Takvimi” sosyal sorumluluk projesi gibi de duran bir düşünce idi aslında.
C. Turhan: Büyük emek verdiğimiz, son derece çizgi dışı bir çalışmaydı bu… 15 yıl yaptık… İlk dönemler daha az, henüz ajanda formuna geçmemiştik. Ajanda formuyla birlikte bizim emeğimiz de arttı, gördüğümüz ilgi de… 15. yılımızın ardından bir karar verme noktasına geldik. Türkiye’de yaşayan farklı kültürlerin tematik planda ortak yönlerini işliyorduk. Düğünlerini nasıl yaparlar, doğum ritüelleri nedir, nasıl eğlenirler, ne yer ne içerler gibi… Gördük ki bazı tekrarlar oluşmaya başladı. Alıp mevcut birikimi sabit bir yerde tutmak, örneğin web sitesine koymak, orda tematik olduğu için o temalar derinleştirmek daha uygun olacaktı. Sözkonusu bilgileri Web’e geçirmeye karar verdik. Daha yapamadık ama yapacağız… İkincisi önemli nokta da, oradan tasarruf ettiğimiz fonu öbür tarafa aktardık. Yani okuttuğumuz kızlar 10’du 20 yaptık. Bu, KSS projemize yaramış oldu.
F. Paksoy & A. Yaylıoğlu: Zaman ayırdığınız ve sorularımızı yanıtladığınız için teşekkürler.

“Grup 7 üzerine Cengiz Turhan’la söyleşi” için 0 Yorum yapılmış.