Geniş bir daire çizin. Bunun etrafına Pazarlama’dan Kamu Yönetimi’ne kadar aklınıza gelen tüm uzmanlıkları ekleyin. Hazırladığınız bu düzenin tam ortasına BÜYÜK ve koyu harflerle “İLİŞKİ YÖNETİMİ” yazın. Çizim yaptığınız kağıdı her baktığınızda kolaylıkla görebileceğiniz bir yere asın. Ve kendinize şu soruyu sorun: Evet, ama nasıl?
Biraz sonra okuyacağınızı umduğum satırlarda size ahkam kesmek niyetinde değilim. İlişki Yönetimi’nin ne menem önemli bir şey olduğunu zaten biliyorsunuzdur. Ancak bildiğimiz bir şey daha var ki, o da İlişki Yönetimi’nin dinamikleri ile ilgili bir şey bilmediğimizdir.
Ben bu durumu Dijital Pazarlama’nın bugünkü haline benzetiyorum: Hakkında kulaktan dolma fikrimizin bol olduğu, çoğumuz tarafından anlaşıldığı zannedilen fakat pek azımızın gerçekten bildiği bir konu.
Büyük ve kuvvetli bir devlet, ülke sınırlarını aşmış devasa bir organizasyon veya her Pazar sabahı “2 ekmek 1 gazete” aldığımız bakkal… Kim olursak olalım yaşamımız birbirinin içine geçmiş ilişki yumaklarından oluşuyor. Peki bizler, yani ilişkilerin yönetilebilir olduğunu düşünenler ne yapıyoruz?
Farklı hedef gruplar için stratejiler mi geliştiriyoruz?
Ya da bu tip stratejileri geliştirebilmek için pek muteber ağabeylerimizden danışmanlık mı alıyoruz?
Cevabınızı bilmiyorum ama benim görüşüm özetle şu şekilde:
“Bir ilişkinin yönetilebilmesi için onun doğasına seslenen kapsamlı ve esnek bir yaklaşım (veya açılım) geliştirmek gerekir. Stratejik Planlamalar üzerinden ilişkileri yönetmek ne uzun ne de orta vadede mümkün değildir. Planlamanın özünde “lineer” bir düşünce süreci bulunur. Hedefi vardır, yol haritası vardır, taktikleri vardır… Kısacası, herhangi bir Stratejik Plan’ın “plan” olabilmesi için zorunlu ve haklı birtakım kuralları bulunur. Öte yandan, ilişkiler çok daha dinamik, değişken ve hatta zaman zaman ipe sapa gelmez bir hal alabilir. Planlar, belli bir zaman diliminde yaşarlar. Oysa kimi ilişkiler bir ömür boyu sürer. Ve gün gelir ‘babadan oğula’ misali devredilirler”
Bir çok kavramın erezyona veya enflasyona maruz kaldığı günümüzde tıpkı CEO, CFO, CIO ve benzerleri gibi, “stratejik” ile başlayan kelimelerin de sayısı bir hayli arttı. Dolayısıyla böyle bir dönemde biraz önce ifade ettiklerim kimilerinize oldukça basit ve vasıfsız öneriler gibi gelebilir. Ancak Einstein’ın da söylediği gibi “Her şey mümkün olduğunca basit yapılmalıdır, ama daha basit değil”.
Buradan yola devam ederek geçtiğimiz günlerde elime geçen bir makaleyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Makalenin kaynağı Oxford Analytica ve konusu, “Avrupa’daki Müslümanların Entegrasyonu”. Gelecek 15 yıl boyunca Avrupa’nın Müslüman vatandaşları ile nasıl bir ilişki sürdüreceği ele alınmış. Beğenerek okuyacağınızı umuyorum.
Müslümanlar, Avrupa’nın en hızlı büyüyen grubu olarak kabul ediliyor. 2025 yılında Avrupa’nın toplam nüfusunun yüzde 10’unun Müslümanlardan oluşacağı öngörülüyor. Dolayısıyla Avrupa’nın önemli gündem maddelerinin başında Müslümanların sosyal, politik ve ekonomik olarak içselleştirilmeleri geliyor. Sisteme dahil edilmelerinin önemine vurgu yapılıyor. Birtakım Avrupalı sivil toplum kuruluşu aksi bir durumda oluşabilecek sıkıntılara işaret ediyorlar.
Böyle bir resmin karşısında Avrupalı yöneticiler sonuçları birbirinden ayrı yöne gidecek 2 farklı açılımın üzerine odaklanıyor. Yaklaşımların bir tanesi Kıta Avrupa’sının belirleyicisi Fransa’ya, diğeri ise Kuzey Amerika kültürünü etkisi altında bırakan İngiltere’ye ait.
İngiltere açılımının ana çatısı “yaşına hürmet edilen ve sözü geçen Müslüman kanaat önderlerinin yerel yönetimlerde söz sahibi olması” biçiminde özetlenebilir. Buna karşın, etnik gruplar ve göçmenlerle ilişkiler konusunda İngiltere’den daha derin bir tecrübeye sahip Fransa’nın yaklaşımı ise ulusal seviyede belirleniyor. Fransa, kendi ülke sınırları içerisinde yaşayan Müslümanların politik bir kimlik tanımı olan “Fransızlığı” kabul etmesini istiyor. Aynı Fransa, bu tanımın etnik bir gönderme yapmaması için ise fazlası ile ince eleyip sık dokuyor. “Fransızlığı” kabul edenlerin Fransız değerlerini de benimsemesi ve dolayısıyla laikliği kabul etmesi bekleniyor.
Yalnız burada bir noktanın altını çizmek isterim: Fransa’daki laiklik kavramı bizde birtakım çevreler tarafından ifade edilen “Cumhuriyet Milliyetçiliği” biçiminde algılanmıyor ve kullanılmıyor. Laiklik, farklı kişi ve grupların özel hayatına müdahale etmeksizin, kamusal platformda devletin düzenlemeleri ile her kişi ve gruba eşit mesafede durmasını, adaletli davranmasını hükmediyor.
Bu yaklaşımları kıyasladığımda İngiltere’nin ‘Principal Approach’ diye adlandırdığı yöntemin daha planlı bir kurgusu olduğunu düşünüyorum.
1) Yaşlı ve saygın Müslümanları bul.
2) Yerel yönetimlere yerleştir.
3) Yerel sürece dahil et.
4) Diğer Müslümanların bu seçilmiş kişileri izlemesini bekle.
Kişisel görüşümü bir yana bırakıp bu konu ile ilgili Avrupa’nın nabzına bir bakalım isterseniz. Ve işte sonuçlar:
İngiliz Müslümanlar, İngiltere’de yaşayan ve Müslüman olmayan İngiliz vatandaşlarını genel olarak “olumsuz” bir biçimde algılıyor. Kendini beğenmiş, ukala, saldırgan, açgözlü ve hatta ahlakı bozuk olduklarını düşünüyorlar.
Büyük bir çoğunluk bu yönde görüş bildirirken, olumlu düşünen küçük bir bölüm de yok değil elbette… Olumlu görüş beyan eden İngiliz Müslüman’lar, Müslüman olmayan İngilizlerin kadınlara karşı saygılı, toleranslı/anlayışlı, dürüst ve itikâldlı olduğuna inanıyor.
Madalyonun diğer yüzünde de durum farklı değil. Müslüman olmayan İngilizlerin Müslüman İngilizlere karşı görüşü “olumlu” olarak kabul ediliyor. Ancak bu “olumlu” görüş diğer tüm Avrupa ülkelerinden daha az bir seviyede ölçümlenmiş. Avrupa ortalamasına göre Müslümanlara karşı en fazla olumsuz görüş İngiltere’de…
İngilizler (Müslüman olmayanlar) Müslüman vatandaşlarını dürüst olarak tanımlıyor. Azınlık bir kısım ise bu tanıma ek olarak Müslüman İngilizlerin cömert ve toleranslı olduklarını da ifade ediyor.
Gelelim suyun doğusuna doğru ve Kıta Avrupa’sının belirleyicisi Fransa’daki duruma bakalım. Fransız Müslümanlar’ın diğer Fransız vatandaşlarına karşı görüşü genel olarak “olumlu”. Müslüman olmayan Fransızları kadınlara saygılı, toleranslı ve dürüst olarak tanımlıyorlar. Fakat İngiltere’de olduğu gibi “itikadlıdırlar” tanımlaması yapılmamış. Öte yandan, Fransız Müslümanların %80’i laikliği destekliyor.
Fransız Müslümanlar içerisinde az olsa dahi “olumsuz” düşünenler de var. Bu “olumsuz” görüşe sahip kişiler Müslüman olmayan Fransız vatandaşlarını küstah, saldırgan, açgözlü ve inançsız olarak değerlendiriyor.
Yine madalyonun öteki yüzüne yani Müslüman olmayan Fransızların hayata nasıl baktığına gelirsek karşımıza şöyle bir fotoğraf çıkıyor: Fransa “olumlu Müslüman algısı”nın yaygın olduğu yegâne Avrupa ülkesi. Müslüman olmayan Fransızlar, Müslüman Fransız vatandaşlarını dürüst ve cömert olarak tanımlıyor. Buna ek olarak, az bir bölümü de toleranslı olduklarını ifade ediyor.
Bu arada yine aynı araştırma kapsamında ele alınan bir diğer konu ise İslam ve Modernite. Avrupa’daki Müslümanların %47’si modernleşme hareketi ile İslam arasında bir çelişki olduğuna inanıyor. Bu oran Fransız Müslümanlar’da ise %28’e geriliyor.
Hangi yaklaşımın olumlu sonuç verdiğini söylemek için bugün biraz erken çünkü konunun algı boyutunu bir yana bırakırsak her 2 ülkede de işsizlikten, düşük ücret ve yaşam standartlarından en fazla muzdarip grubun Müslümanlar olduğunu görebiliriz.
Ancak biz meslek erbapları için önemli olan, Avrupa’nın daha şimdiden kendisi için büyük önem taşıyan bu dini/etnik/kültürel grup ile ilişkilerini nasıl yöneteceğine dair kapsamlı (başka bir değişle esaslı) bir açılım/yaklaşım geliştirme gayretinde olduğunu görmek.
Uzun lafın kısası, gereğinden fazla stratejik kastırmalar bu gibi ilişki konularında pek bir işe yaramıyor. Hatta bazı zamanlar stratejiyi uygulamaya koyanlara zararı bile oluyor. İlişkileri yönetebilmek için “stratejik kastırmaları” PowerPoint ve Excel dosyaları üzerine dökmeyelim. Zamanımızı ve aklımızı bütünsel (holistic) bir perspektif sunan esnek açılımlara verelim.
Son soru: Acaba Almanya Müslüman gruplarla ilişkilerini nasıl yöneteceğine dair en azından bundan sonrası için bir yaklaşım geliştiriyor mu? Bana sorarsanız planlama zekasına sahip Almanlar ilişkinin hassasiyetini çözecek bir formülü henüz bulamadılar.
Sevgi ve saygılarımla,
Can
can.dilek@gmail.com







Böyle bir yazıyı okumak iyi geldi sanırım.daha halkla ilşkiler 1. sınıf öğrencisi olduğum için bildiğim pek birşey yok açıkçası.zaten bu siteyede okuyacağım meslekten haberdar olmak için üye oldum.adı kolay ama idaresi zor bir meslek.bilgilendirmeleriniz hiç birşeyden haberi olmayan birini aydınlattı açıkçası.daha çok fırın ekmek yemem lazım sanırım benim.ve şu an sınavlarıma hazırlanıyorum dışardan okuyorum tabi ki çalıştığım için.eğer hala okul notları olan arkadaşlar varsa mailime atmalarını rica olunur.Telekomda marka yönetimi müdürlüğü övünülecek bir şey ve bu genç yaşta bu noktaya gelmek daha da güzel.açıkçası size özendim Can bey.Bi gün ben de bu kadar büyür müyüm? acaba
Beyza Hanım,
Teveccüh göstermişsiniz. Teşekkür ederim. Naçizane önerim orta vadede bir ajansta çalışmanız. Böylelikle çok daha kısa bir süre içerisinde meseleki bilgiyi absorbe etmiş olursunuz. Bence siz ve sizin gibi “okulun ilk sınıfından meseleğe ilgi duyanlar” iletişim sektörünü ileriye taşıyacaktır.
Sevgi ve saygılarımla,
Can
can.dilek@gmail.com