Bilinen yazılı tarih içerisinde, en eski halkla ilişkiler uygulamaları, özellikle yöneten-yönetilen ilişkileri çerçevesinde, eski Mısır uygarlığına kadar uzanmaktadır. Örneğin; Forum, bugünün siyasal devlet yapısına damgasını vurmuş bir fenomendir. Eski Yunanda Agora, halkı bir araya getiren ve yönetimle ilgili türlü haberlerin, duyulmasına yardımcı olan bir başka güçlü ortamdır.
Günümüze kadar çeşitli dillerde söylene gelmiş “Vox Populi, Vox Dei - Halkın Sesi, Tanrının Sesidir” sözünün eski Roma’da yayıldığını biliyoruz.
Makedonya kralı büyük İskender (M.Ö. 356 - M.Ö. 323), İran seferinde yendiği Pers Kralı Dârâ’nın kızı ile evlenmiş ve halkın karşısına Pers giysileri içinde çıkarak Makedonyalı generallerin de kendisi gibi yapmaların istemiştir (M.Ö. 330).
Bu davranış, yenik bir ulusun, düşmen kralı için beslemesi beklenen kin duygusunun, yerini beğeni ve saygıya bırakmasına yol açmıştır.
İmparator Sezar (M.Ö. 102 -M.Ö.44) Galya Valisi olarak elde ettikleri başarıları, sık sık gönderdiği habercilerle Romalılara duyurmuş ve tarihçilerin bildirdiğine göre, tasarladığı Rubicon ırmağı geçişi (M.Ö. 50) için kamuoyunu hazırlamıştır. Gerçekten, Rubicon yenilgisinin Roma halkı arasındaki tepkisi, sanılacağı kadar büyük olmamıştır.
Irak’ta yapılan kazılar, M.Ö. 1800 yıllarına ait tablet tarım bültenlerini ortaya çıkarmıştır. Bu bültenlerde yöneticiler, çiftçilere, tarla farelerinden korunma, sulama, hasat kaldırma konularında bilgi vermektedirler. Mısır’da, Mezopotamya’nın öteki bölgelerinde ve İran’da yapılan kazılarda da zamanın yöneticilerini halka tanıtmak için hazırlanmış tabletler bulunmuştur.
Araştırıldığında bu ve benzeri örneklere çok daha fazlasıyla rastlanması mümkündür.
Edward L. Bernays, halkla ilişkilerin ilk çağlardan günümüze, toplumda liderlik ve bütünleşme (integration) gereksinmesiyle birlikte gelişmiş bir süreç olduğunu söylemektedir. Gerçekten de, yirminci yüzyıla özgü bir işlev özelliğini göstermesine karşın, bir otorite örgütlenmesi üreten her toplumda halkla ilişkilerin var olduğu açıktır. Zira, söz konusu örgütleniş zorunlu olarak toplumda yöneten - yönetilen ayrımını, bu ayrım ise liderlik sorununu ve liderlik çevresinde toplumun bütünleştirilmesi bağlamında bir etkileşimi de birlikte getirmektedir.
Fakat başlangıçta verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı üzere; halkla ilişkiler uygulamalarının ilkel bir örneği olarak nitelendirebileceğimiz, demokratikleşme öncesi aktiviteler; toplumun bütünleştirilmesi sürecinden ziyade, yönetenlerin yönetimlerini ve yönetsel uygulamalarını halk gözünde belli açılardan meşrulaştırma çabalarıdır. Fakat bu türdeki meşrulaştırma çabaları, Weber’in üç otorite tipinden ilk ikisine, yani geleneksel ve karizmatik otorite tipine uygun olan yöneticilerin uygulamaları olduğu için; ayrıca bu tür yöneticilerin otoritelerinin varlık şartı olarak bir destek ve halk gözünde meşruiyet gerekmediğinden, bir nevi kişisel iyi niyet gösterileri şeklindedir. Geleneksel ve karizmatik otoriteye dayanan yöneticilerin temel meşruiyet kaynağı; topluma değil, toplumun değer yargıları ve inançlarına dayanan, ilahi, ananevi, karizmatik vb. unsurlardır. Kaynağını halktan almadığı için de, halka ulaşmak ve icraatlarının sebeplerine inandırmak, bir gereklilik arz etmez.
Zaman içerisinde, özellikle Fransız İhtilali sonrasında, yönetenlerin Weber’in tanımındaki yasal-ussal şekle dönüşümü gerçekleşmiştir. İktidar sistemlerinin beşerileşmesi, yani; halk iradesine dayanmaya başlaması ve yavaş yavaş, meşru iktidar için halk desteğinin kişisel bir tercih değil de, zorunluluk haline gelmesi, otoriteleri meşruiyet unsurunu sağlayacak yollar bulma arayışına sokmuştur. Bu dönemde geçerli olan, Rousseau’nun, %50+1’e dayanan genel iradesidir. Genel irade, toplumun tamamının iradesi anlamına gelmektedir.
Burjuvanın oluşumu, sanayi devrimi ve demokratikleşme çabaları, halkla ilişkiler adı altında yapılmayan fakat halkla ilişkiler çalışması olarak nitelendirebileceğimiz aktivitelerin, 1900’lü yılların ilk çeyreğine kadar, meşrulaştırıcı unsur olarak görülmesine ve bu şekilde bir yönetsel eylem içeriğinde uygulanmasına sebebiyet vermiştir.
Çoğunlukçu demokrasi anlayışının yerini çoğulcu demokrasi anlayışına bırakmasıyla birlikte, toplumda; azınlık statüsünde olanlardan, küçük sivil toplum örgütlerine varıncaya kadar, tüm birey ve grupların, yönetime katılma ve temsil edilebilme anlayışı hakim olmaya başlamıştır. Bu anlayışla birlikte, yönetim ve yönetici düşüncesinde köklü değişiklikler olmuş, iktidar, uyum içerisinde yaşamanın mümkün kılınıp toplumsal bütünleşmenin sağlanabileceği bir toplumsal uzlaşma platformu içeriğini kazanmıştır.
Bu dönemde devlet, modernizmin bir sonucu olarak; toplum halinde yaşamanın, akılcılaştırmayla öznelleştirmenin arasında yer alan bir çatışmalar, uzlaşmalar ve arabulmalar alanı olarak görülmeye başlanmıştır.
Bunun doğal sonucu ise, toplumların gelişme ve karmaşıklaşmasının, yönetim-halk etkileşiminin uzlaşım noktasında düğümlenmesine, dolayısıyla halkla ilişkiler anlayış ve uygulamasına yansımasıdır. Böylece günümüzde topluma bilgi verme, toplumdaki eğilimleri bilme ve toplumla tüm olarak yönetimin ya da bir kuruluş veya bireyin tutum ve davranışların karşılıklı olarak birleştirme, şeklinde, tanımlanan halkla ilişkiler, genellikle tanımındaki teknik basitlikten çok daha karmaşık bir ilişkiler bütününe ilişkin bir süreci ifade etmektedir. Bu süreç demokratikleşme ile ilintili olan meşruiyetten uzlaşıma geçiş sürecidir. Aslında meşruiyetin temelinde de uzlaşım yatmaktadır. Çünkü, asgari müşterek, diye nitelendirebileceğimiz ortak noktalarda uzlaşım sağlanmazsa; yöneticiler toplum gözünde meşruiyetlerini kaybedeceklerdir.
Bugün her toplum mevcut gereksinmelerini karşılamak ve geleceğe yönelik amaçların gerçekleştirmek üzere örgütlenmelere gitmektedir. Bu bağlamda devletten aileye, hizmet üreten kuruluşlardan düşünce üreten ve ticari amaçlı olanlara kadar her örgütlenmenin toplumsal bir gereksinmeyi karşıladığı açıktır. Buradan çıkan ilk sonuç, kurumların gereksinmeyi karşıladıkları ölçüde varlıklarını sürdürebildikleri, ikincisi ise geleceğe yönelik planlarını ve faaliyetlerini kamuya yansıtabildikleri ölçüde, başarılarını devam ettirebildikleridir. Bu nedenle, her kuruluş, amacını gerçekleştirebilmek ve varlığını sürdürebilmek için, çevresi ile uyum sağlayıp uzlaşabilmelidir. Nitekim General Electrics’in halkla ilişkiler politikasının iki temel maddesi, bu uzlaşma sürecini açık bir şekilde ortaya koyan, oldukça yerinde yaklaşımlardır:
General Electrics’in halkla ilişkiler politikasının iki temel maddesi şudur.
1. Kamunun, şirketten beklentilerini ve isteklerini belirleyip o yönde stratejiler geliştirmek.
2. Şirketin kararları, çalışmaları, planları, uygulamaları vb. hakkında kamuya bilgi vermek.
Halkla ilişkilerin tarihçesini Meşruiyet ve etkileşimden ayırmak, sadece tek bir etkene bağlamak elbette mümkün değildir. Fakat bu tarihi gelişim içerisinde dominant olan faktör; demokratikleşme sonucunda ortaya çıkan toplumsal ve siyasi uzlaşmanın bir yansıması olan, kamu ile örgüt ya da kurum arasında uzlaşma dır.

Hocamın Emaili’ni onun izniyle kullanıyorum.Halkla ilişkiler yazısı biraz Nuri Tortop,biraz Bernays ve sonra da Metin Kazancı.
Yeni bir şey söylenmiyor.Yeni bir yorum yok.Ben bu konuda ayrıntılı bilgi edinmek isteyenlere Metin KAZANCI,Kamuda ve Özel Sektörde Halkla İlişkiler,7. Baskı, Turhan Kitabevi,Ankara,2007 adlı kitabı öneririm.
İyi bir birleştirme ve dolayısıyla ihmal edilen bir konuyu öne çıkardığından ötürü sn Aktaş’a teşekkürlerimi yolluyorum.
Selamlar