PR’cılar mı? Gazetelerin reklam servislerinde çalışanlar mı? Gazeteciler mi?
Iletisim danışmanlık sirketlerinin ya da -daha yaygın kullanımıyla- halkla ilişkiler sirketlerinin sayısı arttıkça yanlış bir kanı da yaygınlaşıyor. Hizmet alan sirketlerdeki yöneticiler de, ilgili birimlerde çalışanlar da nedense kendilerine hizmet veren sirketlerin ve çalışanlarının gazeteciler üzerinde büyük bir etkisi olduğuna ve onlar aracılığıyla mecrada istedikleri gibi yer bulabileceklerine inanıyorlar.
Bu şirketlerin patronları da mecralara kendi bütçelerine oranla “iyi” bir pay ayırdığıklarını düşündükleri için olsa gerek, yayın yeri satın aldıkları kurumların mecralarında kurumlarıyla, hizmetleriyle, ürünleriyle ilgili en ufak bir bilginin bile gazetelerde“bir bakanın istifası”; “devalüasyon”, “cok önemli bir uluslararası toplantı”, “bir yabancı bakan ziyareti” imişcesine en az çeyrek sayfalık; televizyondaysa en az 1 dakikalık yer hak ettiğini düşünüyorlar.
Akıllarına mecrada istedikleri o yeri hak etmek için bir şeyler yapmaları gerektiği gelmiyor. Önemli olmanın bir tek gerekçesi var, onların kendilerini en önemli hissediyor olmaları… Sektörünün en büyüğü, en büyük reklam veren, en çok sosyal sorumluluk projesi yapan, en çok ürünü piyasaya sunan, en yakışıklı yöneticisi olan gibi bir çok haklı(!) nedenleri var. Var olmaları, bizatihi önemli olma nedeni…
Bu iki kanı da bu inanç da çok yanlış. Ama ortadan kalkacağına neden ikisi de yaygınlaşıyor diye merak ediyorum. Acaba bunun gerçek sorumlusu kim? “Eğer bizimle çalışırsanız biz manşetten haber indirecek kadar güçlüyüz” yada “bizim filanca arkadaşımızın karısı şu gazetede çalışıyor merak etmeyin” veya “eğer yakınlarda reklam verecekseniz, onu da yayına söyleyelim” gibi yorumlar yapan PR’cılar mı? “İlanlarınızı sadece bizim gazetede yayınlarsanız, sizin aleyhinize en ufak bir haberin yayınlanmasına izin vermeyiz, hatta bütçeniz iyiyse haberlerinizi büyük büyük çıkarttırırız” diye müşteri tavlamaya çalışan reklam servisi görevlileri mi?
Yoksa bizzat gazeteciler mi? Genel olarak PR’cıların ve reklam servisi çalışanlarının üzerlerinde oluşturduğu baskıdan yakınan gazetecilerin bu konuda hiç sorumlulukları yok mu? Bizler bir taraftan medya eğitimleriyle, günlük karşı çıkışlarla müşterilerimizi belli bir yerde durmaya, sınırı olmayan beklentilerini frenlemeye çalışırken, bir rakibin, yada üç beş belirli şirketten birinin en sıradan, hiç de haber değeri olmayan bir işini sayfalarının manşetine taşımıyorlar mı? O zaman kurum tarafından bize sorulan “hani böyle şeyler haber olmazdı, adamın kullandığı otomobil bile nasıl manşet oluyor?” sorusuna nasıl yanıt verebileceğiz?
Bizi, gazetecileri ve hizmet alanlarımızı aynı noktada buluşturacak ve hiçbirimizi üzmeden işimizi yürütebilmemizi sağlayacak bir “haber değeri”nin parametrelerine nasıl ve ne zaman ulaşacağız diye merak ediyorum. Acaba bunu tartışmaya açabilir miyiz?

Kaleminize sağlık Necla Hanım.
Giderek önemi artan bir konuda önemli tespitler yapmışsınız. Çok ciddi sorunlara ve iş yapma süreçlerinde rahatsızlıklara yol açan bir algıyı net biçimde tarif etmişsiniz.
Yazdığınız gibi, sorumluluk hepimizin. Ben gazeteci olarak bu anlamda üzerime düşeni yapmaya gayret ediyorum. Görüştüğüm tüm firma yetkililerine, yazı işleri konusunda kesinlikle direkt benimle ve editörlerimle irtibata geçmelerini söylüyorum. Reklamcı üzerinden gelen herhangi bir haber ve daveti kabul etmediğimi de yüksek sesle söyledim.
Reklamcıların firmadan ilan almak için “haber desteği sözü” verdiğini kesin olarak biliyoruz. Pek çok reklam satın almacı ve şirket yetkilisinin de reklamcı ile görüşürken “haberimizi çıkarırsanız reklam alırsınız” dediklerini ve hatta “bizim haberlerimiz sizde çıkmıyor, bu yüzden size ilan vermiyoruz” diyebiliyorlar.
Peki, haberinizin çıkması için şimdiye kadar nasıl bir çaba sarf ettiniz, yazı işleri yönetimiyle irtibata geçtiniz mi, haber önerileri ortaya çıkardınız mı? Bunların cevabı genelde hayır oluyor. Çünkü, kendi adıma söyleyebilirim ki, haberlerinin çıkması konusunda çaba gösteren firmalara mutlaka destek veriyorum. Bir bilgisayar dergisi için “haber” ile haber dergisi ve gazete için “haber” farklı şeyler. Bunu da eklemekte fayda var.
Reklamcı üzerinden gelen bir bülten dergiye haber olarak girdiğinde veya reklamcı üzerinden gelen bir davete yazı işleri katıldığında, firma tarafında oluşan düşünce “orada reklamcının düdüğü ötüyor” şeklinde oluyor. Gazetede çalıştığım dönemde bir basın toplantısında, ön sırada oturan iki reklamcı ile firma yetkilisi arasında geçen sohbete kulak misafiri olduğumda tüylerim diken diken oldu. “Bak gördün mü …. gazetesinin reklamcısı muhabirini getirememiş, biz getirdik bak. Senin muhabir nerde? Haa o mu. Tamam.”
Her ne kadar biz dergiciler de bu durumdan rahatsız olsak da; gazetelerin, bilhassa ekonomi servisinde çalışanların durumu daha hassas. Gazeteciyi, haberi, röportajı, köşe yazısını “reklamla satın alınabilir” şeklinde yorumlamalarını normal kılan pratikler bunlar…
“Bizim ürünümüz testte 1. olmamış, bizim ürünümüz editörün seçimi ödülü almamış, bizim ürünümüz bu sayıda çıkmamış” diye telefon açıp hesap soranlar var. Ve bilin bakalım bu cüret ve cesareti nereden alıyorlar dersiniz? Elbette reklam ilişkilerinden.
Bu durumun önüne geçmenin en önemli yöntemlerinden biri, reklamcı-yazı işleri ilişkisini belli alanlarda sınırlamaktan geçiyor. Düşünün, bir marka o sene reklam bütçesi ayıramadığı için reklamcının yazı işlerine “bu firmanın haberlerini kullanmayalım” demesi ne kadar saçma bir uygulama? “Bu firma bize reklam veriyor, onun haberlerini mutlaka kullanalım”dan farkı yok. İlan verip haber desteği isteyen firmanın, yarın ilan vermediğinde başına gelecek şeyin bu olacağını bilmesi gerekir. Her ikisini de tasvip etmiyorum ve bu oyuna katılmıyorum. Haber için yanıp tutuşan firmaların azıcık gayret edip PR yapması gerekiyor.
Reklam-haber ilişkisi PR’ın baş düşmanıdır. Bu durumu düzeltme konusunda en büyük görev de sanırım PR’cılara düşüyor.
Erdal Kaplanseren
Serbest piyasa koşulları her şeyin birebir açıklayıcısı. Şikayet etmeden önce dikkatlice neyin yolunda gitmediğine dikkatlice bakmak gerekiyor.
Reklamcıların reklamverene vermemesi gereken sözleri vermesinin bir tane önemli sebebi var: Elindeki mal yeterli değil veya yeterli olmadığını düşünüyor. Yeterli olsa onun sırtı dik olur ve istediği paradan reklam verir.
Bunun müsebbibi gazeteci de olabilir, gazetenin patronu da ve hatta matbaa da. Ama düzgün ekonomik şartlarda düzgün bir gazete kendi kurallarını kendi koyar. Kimse de onlara höt zöt yapamaz. Ama sizin daha gazete dergi çıkarırken sesiniz titriyorsa ona zaten yapacak bir şey yok.
İcazeten sözüm meclisten dışarı diyorum.