PR şirketlerinin yöneticilerinin potansiyel müşteri toplantılarında en sık duyduğu sorulardan biridir bu: “Kimleri tanıyorsunuz?” Daha doğrusu “Basından kimleri tanıyorsunuz?”…
Kurumsallaşma sürecini tamamlamış şirketlerin entellektüel düzeyi son derece yüksek yöneticilerinden dahi bu soruyu işitmeniz mümkün. Son derece profesyonel şartlarda gerçekleştirilen bir toplantıda, bilgi ve birikiminiz ile potansiyel müşteriyi iyiden iyiye etkilediğinizi zannettiğiniz bir anda bu soru karşılaşır, bildiklerinizi neden bildiğinizi düşünürsünüz.
Son derece “jan jan”lı hazırlanmış sunumların, üç satır bilgiye istinaden kalp çarpıntılarıyla geliştirdiğiniz iletişim önerilerinin, PR’ın ciddiyetini yansıtan prezentabl duruşunuzun, hepsinden öte onlarca yıl edindiğiniz tecrübenin anlamsızlaştığını görmek büyük bir sükut-u hayal değil mi?…
İletişimi kıymetli kılan diğer tüm araçları bir yana bırakın. Bir PR şirketini seçerken karar mekanizmasının en temel dinamiği olan medya ilişkilerinin bir disiplin olduğunu kabullenmekte zorlanan, batının tozunu yutmuş, master’lı kurum yöneticileri nasıl olur da “kimleri bilirsiniz” gibi basit bir soruyla tatmin olabiliyor… İşte bunu anlamakta zorlanıyorum.
Benzer toplantılardan birinde son derece önemli bir kuruluşun yöneticiliğini yürüten bir müşteri adayı bana Güneri Cıvaoğlu, Hıncal Uluç gibi köşe yazarlarını tanıyıp tanımadığımı sormuştu. Yıllardır bu mesleği, başarıyla icra ettiğini zanneden ben, bu sorunun doğru cevabı olan “hayır” kelimesini zikrederken saniyelik bir tereddüt yaşamadım dersem yalan olur.
Halbuki, PR’ın en temel varoluş nedeni doğru insanlara “ulaşmak” değil midir… Bu ulaşım esnasında kullanılacak metodolojiyi bilmek değil midir… Şart mıdır bahsi geçen ya da benzer kişilerle “yakın” dostluğa sahip olmak… Neticede bu insanlar “kalemlerine uygun” bir malzeme kendilerine doğru bir üslupla ulaştırıldığı sürece ne zaman hayır dediler… Verev ki, malzeme uygun değil, o zaman hangi aklı selim iletişimci herhangi bir gazetecinin kapısını haber değeri olmayan bir gündem ile çalarak kredi notunu düşürmeyi göze alabilir… İşini bu şekilde icra eden iletişimciler midir mesleğin erbabları… O zaman entellektüel birikimlerimizin üzerine bir bardak soğuk su içelim lütfen.
‘Konkurdan konkura koşan’ tüm iletişimcilerin boynunun borcudur PR’ın laf-ı güzaf ile gazetelerin koridorlarında dolaşan sosyal bir uzuv değil, temel bir iş disiplini olduğunu izah etmek…







PR arama motoru
TUHİD
İDA
Sayın Ergönül,
Çok doğru bir açılım yapmışsınız, sizinle kesinlikle aynı fikri paylaşıyorum.
Ama bunu soranlar yalnızca müşteriler mi? Ya da bu sadece onların bilgisizliğinden mi kaynaklanıyor diye dönüp bir de kendimize bakalım sektör olarak.
Bu sektörde yaptığım iş görüşmelerinde ilk sorulan sorulardan birisidir: Kimleri tanıyorsunuz? Daha da ötesi potansiyel görüşmelerde bu vurgulanmaz mı çoğu PR patronu tarafından. Biz şunları şunları tanıyoruz, şunlarla aramız çok iyi. Bu kendi kazdığın kuyuya düşmektir bir bakıma…
Keşke herkes sizin gibi yaklaşabilse bu konuya…
Yaptığım işi temel bir iş disiplini olarak görüyorum ve patronlarıma, müşterilerime, gazetecilere, öğrencilerime ve çalışma ekibime bunu her zaman vurguluyorum. Meleğimize biz saygı duymazsak kimse duymaz…
Sayın Ergönül’e katılmamak elde değil.
Ama öyle bir dönemde yaşıyoruz ki her alanda olduğu gibi bizim mesleğimizde de artık “her yol mübah” anlayışı almış başını gidiyor..
“PR’ci” olmayı, ki bu deyim bile rahatsız edici, gazetecilerle sıkı fıkı olmak olarak düşünen anlayış giderek meslek etiğini ele geçiriyor.
Mesleği bu noktaya getiren anlayış maalesef sektörün kendi içinde de hakim.
Etik duruşumuzu ve değerlerimizi gözden geçirip, gerçek anlamda öz eleştiriyi belki de önce kendimize yöneltmemiz gerekiyor.
Tüm sorun halkla ilişkiler sektörünün-bırakın müşteriyi- pr uzmanları tarafından doğru tanımlanmamasından kaynaklanıyor.
Pr denince akla gelen tek şey basında haber çıkarmak olduğu için! ( bu konuya ayrıca değineceğim bir ara) , basın ilişkileri de çok önemli. Üstelik bunun yöntemi de çok belli.Basında iyi yer almanın yolu köşe yazarını, gazeteciyi yemeğe çıkarmak, mesajı olmayan basın gezilerinde ağırlamak, anlamı bağdaşmayan hediyelere boğmaktan, gazeteci ile birlikte davetlerde boy göstermekten geçiyor.
Bilinçli bir iletişimcinin bile , stratejilerinin sunulduğu o uzun toplantılarda gözünün feri kaçan müşteriyi canlandırmak için “bu proje ile medyada şu kadar coverage vaadediyoruz.” cümlesini kurması an meselesi oluyor.
Rekabet ortamına dayanmak da zor elbet. Bu cazip vaadi vermese diğer pr firması verecek. Müşterinin de kime gideceği belli.
Ama uzun vaadede zarar etik olana da olmayana da dokunuyor. Müşteri pr şirketlerine sadece basında yer aldığı sürece başarı notu veriyor. İşin stretajisini ise kimse sorgulamıyor.
bizim görevimiz basında haber çıkarmak değil. Basında doğru algıyı sağlayacak, haber olması istenen konunun özünü doğru aktaracak şekilde fikir, strateji üretmek, uygulamak. söylenildiği gibi iş iyi ise zaten basında yer almalı. şu haliyle bu iş böyle işlemiyor ama hem basın hem müşteri hem pr firmasına bu yönde çok iş düşüyor. Öncelikle halkla ilişkilercilere!
Saygılarımla,
Özge Öner