Şu Kurumsal Sosyal Sorumluluk Dedikleri…

Geçtiğimiz beş yıl boyunca çeşitli konferanslarda, seminer ve toplantılarda, gazetelerde üst düzey yönetici ve kurum liderleriyle yapılan söyleşilerde hep gündeme geldi Kurumsal Sosyal Sorumluluk. Birçok şirket kurumsallaşma sancıları çekerken, globalleşme sürecine nasıl ayak uyduracağını bilemezken, bir de başlarına bu çıkmıştı: Kurumsal Sosyal Sorumluluk. Kısaca KSS. Elbette, kurumsallaşma sürecini tamamlamış olanlar, çoktan uluslararası değerlendirme süreçlerine tanık olmuş ve bu kavramın gelecek yıllarda çok daha sık karşılarına çıkacağını anlamıştı.
Peki, tam da neydi bu Kurumsal Sosyal Sorumluluk? Önceleri bir kurumsal iletişim aracı gibi göründü sadece. Hedefi doğru belirledikten sonra, şirketi hızlı biçimde amaca ulaştırıyordu. Ancak iş ölçümlemeye, değer oluşturmaya, her paydaşa dokunmaya gelince takılıp kalıyordu kurumlar. Her türlü kalite kriterini yakalamışken, neydi eksik kaldıkları nokta? Çeşitli tanımlarla karşılaştılar. Yeni bir kavram olduğu kesindi. Yaptıkları ya da ürettikleri işin her bakımdan paydaşlarına fayda sağlaması gerekiyordu. Üstelik bir kerelik değil. Daima!
        Karışık kavramlar, anlayışlar
Hadi bakalım. Bir yeni sözcük daha. Bu paydaşlar kim öyleyse? Aslında “herkes”. Şirket yönetimi, çalışanları, yatırımcılar, hizmet ya da ürün satın aldıkları tedarikçiler, aracılar, tüketici – hedef kitlesi ve dolaylı hedef kitlesi -  ve dolayısıyla içinde bulunduğu toplum. Korkutucu mu? Evet. Bütün bu topluluğa karşı sorumlu olmak, her yaptığı, ürettiği işte böylesi bir yükümlülüğü taşımak oldukça ürkütücü. Çok sağlam, güçlü olmak gerek. Hem toplumun gözünde itibarınızı yitirmemek, hem de var olan itibarınızı pekiştirmeniz gerek. Hele hele gelişmekte olan bir ülkede, bu tür bir sorumluluğu üstlenmek oldukça karmaşık ve zor gibi görünüyor.
Kurumsal Sosyal Sorumluluk, aslında “Sürdürülebilir Gelişim”in ilkeleriyle oldukça yakın kavramlar içeriyor. Yani şirketler, aldıkları kararların sadece finansal değil, aynı zamanda sosyal, çevresel ve toplumsal boyutlarını da öngörmek zorunda kalıyor. Günümüzde kurumların toplumun gözünde üstlendikleri rol, doğal olarak onların da çevresel ve etik değerlere karşı hassas olmalarını gerektiriyor. Ne de olsa, çevreye verdikleri zarar, çalışanlarına karşı takındıkları uygun olmayan tavır ve hatalı üretimlerin tüketiciye verdiği zarar, çok kısa sürede basına yansıyabiliyor. Bunlar, hem kurumsal anlamda, hem de ülke genelinde ekonomiye yansıyacak krizler doğurabiliyor. İşte bu noktada, bazı ülkelerde çevresel ve sosyal konularda yasal düzenlemeler her geçen gün daha da ciddi yaptırımlar getiriyor. Yeni kanunlar, standartlar birbiri ardına kurumların karşısına çıkıveriyor. Yatırımları yönetenler, artık şirketlerin Kurumsal Sosyal Sorumluluk politikalarını ve bu konuda yaptıkları uygulamaları da dikkate alıyor, ölçümlenmesini talep ediyorlar. Tüketici, alım yaparken Kurumsal Sosyal Sorumluluk performansını görebildiği firmaların ürünlerine giderek artan bir ilgi gösteriyor. Bu akım nedeniyle, son yıllarda şirketler ekonomik, sosyal ve çevresel anlamda sürdürülebilir bir yol izlemek konusunda artan bir baskı altındalar.
Yaptıklarımız doğru mu?
Burada önemli bir nokta var: hayırsever bağışlar ve “yardımseverlik” ile Kurumsal Sosyal Sorumluluğu birbirinden kesinlikle ayırmak gerekiyor. Özellikle ülkemizde, yıllardır şirketlerin büyük bir kısmı, toplumsal projelere, öğrenci burslarına ve vakıflara nakit yardımında bulundular. Çalışanlarından çok, üst düzey yöneticilerini bu dernek ve vakıflarda gönüllü olarak çalışmaya yönlendirdiler. Böylesi toplumsal bir oluşumda yer almanın şirketin itibarına doğrudan etkisi olacağını hesapladılar ve bunun yararını da gördüler. Ancak son birkaç yıldır KSS, hayırseverliğin çok ötesine geçti. Sorumlu bir şirket karar alırken, tüm paydaşlarına ve çevreye karşı sorumluluklarını yerine getirmek zorunda artık. Paydaşların gereksinimleri ile kurumun kâr etme gereksinimini bile dengelemesi gerekiyor. Böylelikle paydaşlarını da yeterince ödüllendirmiş oluyor.
Uluslararası standartlar
Çok da uzak olmayan bir tarihte, 1999 yılında, “KSS: Değişen Beklentilerle Yüzleşme” konulu konferansta “World Business Council for Sustainable Development” (Sürdürülebilir Gelişim için Dünya İş Konseyi) bir tanımlama yaptı KSS için:
Bu tanımlamaya göre Kurumsal Sosyal Sorumluluk;
Kurumların etik davranmak konusunda sürekli bir taahhüt altına girmeleridir.
Kurumların, içinde yaşadıkları toplumun, çalışanlarının ve onların ailelerinin yaşam kalitesini yükseltirken, aynı zamanda ekonomik gelişmeye de katkı sağlamalarıdır.
Şirketlerin işlevlerine bu, bir anlamda ilâhi yaklaşım, kurumların toplumu, üzerinden kâr ettikleri bir araç olarak değil, tam anlamıyla bir ortak olarak görmelerini gerektirmektedir. Şirket içindeki her bir birey aynı zamanda bir “kurumsal vatandaş”tır.
O zaman iyi bir kurumsal vatandaş olabilmenin yolu nereden geçiyor? Dünyada bunun için belirlenmiş ve işleyen birçok standart var.
AA1000 Standardı : Buna üçlü alt sınır raporlaması da deniyor. AccountAbility raporlamayı yapıyor. Birçok alt açılımı var.
Global Reporting Initiative, Sürdürülebilirlik Kriterleri raporlaması yapıyor.
Social Accountability International, SA8000 standardını uyguluyor ve raporluyor.
Çevresel Yönetim Standardı ise ISO 14000 olarak belirlenmiş.
Bazı ülkelerde KSS raporlaması mutlaka gerekiyor. Bununla birlikte, sosyal ve çevresel performansın anlamlı ölçümlemesinin yapılması da oldukça güç bir iş. Birçok şirket, KSS uygulamalarını ve Sürdürülebilir Gelişimleri’ni de içeren yıllık raporların, dışardan bir kurum tarafından yapılmasını istiyor. Ancak bu raporlara bakıldığında da, format, düzen ve değerlendirme metodu açısından bile farklılıklar gözleniyor. Bu nedenle de çok eleştiriliyor.
Ülkemizde KSS ne aşamada?
Bizim durumumuz elbette diğer Avrupa ülkelerinden biraz farklı. Çok iyi uygulamalar ve bakış açılarının yanında hala KSS’yi okul yaptırmak, vakıf ve derneklere bağışta bulunmak, ya da kurum içi piknik düzenlemek olarak algılayan şirketler var. Burada bir örnek vermek gerekirse; tesislerinde tüm atık düzenlemelerini yapmış, içeri girildiğinde herkesin hayran kalacağı bir çevre koruma etiğine sahip, ama beş kilometre ilerde tüm kirli atığını en yakın dereye boşaltan bir şirket geliyor akla. Şimdi, bu demek değil ki, tesis içinde bunlar olmayacak. Hayır. Onlar da olacak, ama dışarıda da aynı düzenleme bulunacak. Çevreye değer veriyorsa gerçekten verecek. En ufak bir detayı bile atlamayacak. İşte KSS burada devreye giriyor. Kurumsal Sosyal Sorumluluk ilkeleri, tam ve doğru, içten, dürüst ve şirketin bünyesine bütünüyle sinmiş olmalı.
    KSS iletişimi mi? Asla olmaz!
Bir sorunumuz daha var. Acaba KSS uygulamalarının iletişimi yapılmalı mı, yapılmamalı mı? Hangisi doğru bir türlü karar verilemiyor. Ne de olsa, eski geleneklerimiz bize hayır işinin kapalı kapılar ardında kalmasını öğretmiş. Uluorta bir hayırseverlik hiç de uygun görülmüyor. Oysa tam da bu noktada KSS iletişiminin gerçekten yapılması gerektiğine inanıyor uzmanlar (yurtdışındakiler!). Çünkü KSS uygulamalarında en önemli şey, rol model olmak. Kurumun hem kendi sektörüne, hem de topluma örnek olması, bilinen KSS hedeflerinden sadece bir tanesi.
Belki de bunun bir geçiş süreci olduğunu kabul etmek gerekiyor. Öncelikle kavram karmaşasından kurtulmalıyız herhalde. Neyin ne olduğunu birileri çıkıp söylemeli. Sanırım bunun ardından tartışmalar, daha akılcı bir platform üzerine oturacak ve yanıtlar da daha uygulanabilir amaçlara hizmet edecek.

“Şu Kurumsal Sosyal Sorumluluk Dedikleri…” için 1 Yorum yapılmış.


  1. Gravatar Simgesi 1 Seda Baskın 27 Kas 2007 19:45

    Ne kadar güzel söylemişsiniz… Kurumları bu çıkmazlardan kurtaracak uzman görüşlerine o kadar çok ihtiyacımız var ki… Sanki “öcü” gibi gösterilen uluslararası standartları bize yaklaştıracak birilerini arıyoruz. Bir gün dünya çok güzel olacak ama biz bu güzel dünyanın neresinde olacağız acaba? Bu yazıyı okuyuncca birçok başka yazınızı da okumak şansına sahip oldum… Sizi izlemeye devam edecğiz.
    teşekkürler…

Yorum yapın